Dünyaca tanınan bir kurumun raporunda, aşırı tüketimin dünyayı tükettiği; insanoğlunun ruhundaki din, aile, toplum ve sosyalleşme duygularının yerini, yeni dünyada “sahip olma ve tüketme” hırslarının aldığı vurgulanıyor.
Oysa Yüce Rabbimiz, tabiattaki imkânları, her varlığın ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek seviyede yaratmıştır. Âyette buyurulur ki: “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Doğrusu insanoğlu çok zalim, çok nankördür!”[1]
Yüce yaratıcı insanoğlundan, arzularını normal ihtiyaçlarına göre sınırlamasını istemiş; bunun için ona akıl vermiş, din göndermiştir. Nitekim bu iki rehberi doğru kullandığı sürece insanoğlu hem kendi ihtiyaçlarını karşılamış, hem de canlı ve cansız tabiatı korumaya özen göstererek çevresi için rahmet olmuştur.
Ancak, bilhassa dini hayatın gerilemesine karşılık, bilim ve teknolojinin geliştiği toplumlarda, bir yandan dinin insana kazandırdığı derin sorumluluk duygusu zayıflamakta, diğer yandan Allah’ın lütfu olan akıl ve bilim de sadece insanoğlunun hakim olma ve haz alma tutkularına hizmet eden bayağı birer araç olarak kullanılmaktadır.
Bilinen ifadesiyle İslâm tevhid dinidir, aziz müminler… Her şey özünde Bir’e, yani Allah’a dayanır. Tasavvuftaki derin ifadesiyle, her şey O’nun cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîsidir. Bundan dolayı tabiat “Allah’ın âyetleri”, O’nun varlığının, ulu kudretinin işaretleri, delilleridir. İnsanıyla, tabiatıyla her şeyin mâliki ve sahibi Allah’tır. Dolayısıyla insana ve tabiata zarar veren, Allah’ın eserlerine zarar vermiş olur. Gazâlî’nin, ölümsüz eseri İhyâu ulûmi’d-dîn’de açıkladığı gibi, -sevginin gerçek mânasıyla- Allah’ı seven varlığı sever, varlığı seven Allah’ı sever. Bu husus bir hadiste şöyle ifade edilmiştir: “Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, göktekiler de size merhametli olsun.”[2]
İnsanın aslı topraktır, yaratanı da Allah’tır. O halde insan Yaratanı da toprağı da, topraktakileri, dünyadakileri de sevmelidir. İslâm âlimleri insanın bütün görevlerini iki noktada toplarlar: “Allah’ın buyruklarına saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat.”
Keşke modern bilim ve teknoloji, İslâm’dan feyiz alan böylesine yüksek bir inanç ve ahlâk dünyasında gelişmiş olsaydı!
Kur’ân-ı Kerîm, insanın “yeryüzünde halife olsun diye” yaratıldığını bildirir.[3] Bu ifade genellikle “yeryüzünü, Yaratıcı’nın yasalarına göre yönetme vazifesi” olarak yorumlanır. İnsanı asıl güzelleştiren, Kur’an’ın tabiriyle onu “şerefli varlık”[4] yapan da bu vazifesidir.
Birçok âyette çeşitli doğal varlık ve olayların insana “müsahhar kılındığı” yani onun istifadesine uygun yaratıldığı bildirilir. Ancak bunlardan yararlanırken iki ölçüye dikkat etmemiz istenir: 1. Tabiattan Allah’ın helal kıldığı şekil ve yollarla yararlanacağız; 2. Allah’ın tabiatta kurduğu düzeni bozacak işlerden sakınacağız. Bunun için de pek çok âyet ve hadiste insanın, tutkularını kontrol etmesi, nefsine hâkim olması, israftan sakınması, her durumda kanaatkâr ve ölçülü olması, hepsinin başında da Allah’a iman edip buyruklarına itaat etmesi gerektiği üzerinde önemle durulmuştur.
Son sözü, vefatının 74. yılında kendisini rahmet ve minnetle andığımız, vatan ve iman şairi merhum Mehmet Akif’e bırakalım:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın,
Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen ne vicdanın.
Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
İstanbul Müftüsü
[1] İbrahim 14/34.
[2] Ebû Davud, “Edeb”, 58; Tirmizî, “Birr”, 16.
[3] Meselâ bk. Bakara 2/30;En‘âm 6/165; Fâtır 35/39.
[4] İsrâ 17/70.
Popularity: 54% [?]









