İstanbulun Fethi
-
Bugün İstanbul’un fethinin 556. yıldönümü… “Kostantiniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordu!”(1) buyurmakta Peygamber Efendimiz… Bu müjdeye nâil olabilmek için Sahâbe devrinden itibaren birçok ordu İstanbul’u fethetmek maksadıyla yollara düşmüştür.
Resûlullah’ı (s.a.v.) Medine’ye teşriflerinde evinde misafir eden Ebû Eyyub el-Ensârî başta olmak üzere yüzlerce sahâbî “o güzel ordudan” olabilmek için yaşları ilermiş olmalarına rağmen çölleri ve dağları aşarak İstanbul’a kadar gelmişlerdir. Fetih onlar için müyesser olmasa da, birçokları şehid olup bu topraklara defnedilerek İstanbulumuzun mânevî yıldızları olmuşlardır.İstanbul’u fethetmenin hem siyasî hem de mânevî önemini ve anlamını çok iyi bilen Sultan Fatih, tahta geçmesinden hemen sonra “ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni alır” diyerek kararlılığını göstermiştir. Aldığı sağlam eğitimin yanında, Akşemseddin gibi bir gönül sultanının terbiyesi ile kemale eren Sultan Fatih:
Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim
Lütf-i Hak’tandır heman ümmid-i feth-ü nusretim diyerek işe başlamış, dört buçuk ay gibi kısa bir zamanda Rumeli Hisarını yaptırarak büyük kabiliyetini göstermiştir. O büyük Cihangir bu derin bilgisini, şecaat ve kahramanlığını iman ile besleyerek devamlı diri tutmuştur. O, askerî erkânın yanısıra, etrafına âlimleri ve velileri de toplamış, dua ordusunu da yanında bulundurarak azim ve kararlılığını ortaya koymuştur.Peygamberimizin ifadesi ile O “Güzel Komutan”, gemileri karadan yürütüp Haliç’e indirerek akıllara durgunluk veren bir işi başarmıştır. Elli üç günlük muhasaranın sonunda İstanbul’un surları yıkılmakla kalmamış, Ortaçağ kapanmış, yeni bir çağ açılmıştır.
Aziz Müminler!
Sultan II. Mehmet fâtihâne bir ihtişam ve büyük bir tezahüratla İstanbul’a girerken bile asla mağrur olmamış, fethi müteakip duyduğu haz ve süruru devlet erkânına açıklarken, “Bende gördüğünüz bu ferah yalnız bu şehrin fethine değildir. Ak Şemseddin gibi bir velînin benim zamanımda olduğuna sevinirim” demiştir.(2)Sultan Fatih, bu büyük zaferin ardından savaşın izlerini silip şehri yeniden imara başlamıştır. O, fethin bir nişanesi olarak Ayasofya’yı camiye çevirip ilk Cuma namazını orada kılmıştır. Aynı zamanda Ortaçağ’da benzeri görülmeyen engin bir hoşgörü ile gayr-ı müslimleri dinî tercihlerinde serbest bırakmıştır.
Fatih, İstanbul’u bir irfan ve kültür merkezi yapmak için pek çok vakıf ve medrese kurmuştur. Dünyanın değişik yerlerinden âlimleri İstanbul’a toplamıştır. Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi âlimlere büyük hürmet duymuş, Hızır Bey, Molla Zeyrek, Hocazâde, Ali Kuşçu gibi âlimlere destek vererek İstanbul’un bir ilim ve medeniyet şehri olmasının önünü açmıştır.
Aziz Müslümanlar!
Ecdadımızın elinin emeği, gözünün nuru olarak kurup geliştirdikleri müesseseleri, özellikle de vakıfları şartnamelerine uygun olarak kullanmanın ve korumanın hem millî hem de dinî bir vazife olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Bu vesile ile Sultan Fatih’i ve şehitlerimizi, ömürlerini vatanımıza ve milletimize adamış ecdadımızı rahmetle anıp hayırla yâd ediyorum. Allah Teâlâ cümlesine rahmet eylesin!(1) Ahmed b. Hanbel Müsned, IV, 325
(2) Ayverdi, Semiha, Osmanlı Asırları, I, 282, İst.1977
(3) Fetih, 48/1Dr. Hasan GÜMÜŞOĞLU
Merkez Vaizi / İstanbul
