Tutumluluk ve Paylaşma
-
Yüce Kitabımızda da buyurulduğu gibi, Keremi bol olan Rabbimiz, normal ve meşru ihtiyaçlarımız için gerekli olan her türlü nimeti yaratmıştır. Ama bu nimetlerden istifade ederken aşırı gitmekten sakınmamızı da istemiştir. Esasen, “İşlerin en hayırlısı, dengeli olanıdır” kaidesince, her zaman makul ve dengeli davranmamızda hayır vardır.
Bu, harcamalarımız içir de böyledir. Faziletli bir müslüman, “Mal, mülk, para benim… Canımın istediği gibi de harcarım” anlayışında olamaz. İyi müslüman, nefsinin isteklerini değil, Allah’ın rızasını ve insanların iyiliğini ölçü alır. Mevlamızın şu uyarısını asla hatırımızdan çıkarmamalıyız: “Sonra o gün (kıyamet günü) her nimetten sorguya çekileceksiniz.”
Ne mutlu bu sorumluluğu duyanlara ve buna göre yaşayanlara!..
Aziz müslümanlar,
Yüce Rabbimizin verdiği malı mülkü, O’nun razı olacağı şekilde, yerli yerince kullanmak, dinî ve ahlâkî bir görevdir. Onları faydasız yerlere, gereksiz ve ölçüsüz şekilde harcamak ise her şeyden önce haramdır, günahtır; çünkü bu, nefsin rızasını Allah’ın rızasından üstün tutmak anlamına gelir. Ayrıca, faydasız, gereksiz ve ölçüsüz harcamak, fertler ve toplum için de zararlı ve tehlikelidir. Nitekim bu tür harcamaların hem harcayan hem de çevresi için, hatta genel olarak toplum için ne büyük zararlar doğurduğunu acı örnekleriyle görüyoruz. Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, tüketim çılgınlığıdır. Onun için yüzlerce âyet ve hadiste insanlar, nefislerine hâkim olmaya, harcama eğilimlerini dizginlemeye teşvik edilmiş; hemcinslerine şefkat göstermeye; elindekini, zor durumda olanlarla paylaşmaya çağırılmıştır.
Nefsinin bayağı isteklerini aşarak, bu ulvî çağrıya kulak verenler, evet işte bunlardır iyi insanlar, iyi müslümanlar… Bu güzel insanlar, yerken, giyerken değil; yedirirken, giydirirken mutlu olurlar; sevindirerek sevinirler… Bütün peygamberler ve diğer büyük insanlar, aldıkları için değil, verdikleri için büyük olmuşlardır. Çünkü onlar, kendilerinden çok başkaları uğruna yaşamışlardır.
Peygamberimizin evinde bir miktar et vardı. Akşam, “O et ne oldu?” diye sordu. “Komşulara verdik Yâ Resûllah, çok azı bize kaldı” dediler. “Hayır, buyurdu Efendimiz; bize kalan, evde bıraktığınız değil… Asıl verdiğinizdir bize kalan.”
Evet, muhterem cemaat, asıl verdiğimiz, paylaştığımızdır bize kalan. İşte Peygamber ahlâkı bu; gerçek müslümanlık ve insanlık işte bu.
Kur’ân-ı Kerîm, o ahlâk âbidesi Peygamber’in terbiyesinde yetişen Medineli müslümanları şöyle övüyordu: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları (Mekkeli muhacirleri) kendi öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlardır, kurtuluşa erenler.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, müminlerin, bir bedenin organları gibi olmalarını istiyordu: Birinin bir derdi olunca, diğerleri de onun acısıyla sabahlara kadar uykusuz kalmalıdırlar.
Sevgili Yunus’umuz ne güzel demiş:
Bir hastaya vardın ise / Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele / Hak şerabın içmiş gibi.
Bir yoksulu gördün ise / Bir eskice verdin ise
Yarın anda sana gele / Hak libasın biçmiş gibi.
Ne mutlu iyilik edenlere… Ve Hakkın huzurunda daha güzeliyle karşılığını almaya layık olanlara!Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı
İSTANBUL MÜFTÜSÜ
